22 Ekim 2008 Çarşamba

rüzgâr

Gariptir, dışarıda ılık tatlı bir rüzgâr var. Hep tenimde hissetmek istediğim, çocukluğumun havasını taşıyan bahar esintisi gibi. Hani o tadını tarif edemediğim ama hep özlemle, umutla beklediğim; anlatılması imkânsız anları hissettiren. Yani o oyunlar oynadığımız, güneşli, dulda duvar diplerinin tadına doyamadığımız-zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmadığımız-anlarını anımsatan. Ceketlerimize gocuklarımıza iyice sarıldığımız, hafiften üşüdüğümüz lakin yinede kendimizi alamadığımız…..
Ama bu rüzgârın bir tarafı da yalnızlıktır hep. Değişik bir hüzün verir. Eser geçer, dokunur tellerine, ıslıklar çalar…..
Ne zaman bu rüzgârın tatlı dokunuşunu tenimde hissetsem, bir önceki hissedişimi anımsarım. Ve ne kadar özlemle beklediğimi. Zaten çokta fazla görünmez rüzgârım. Bazen yıllarca beklediğim olur özlemle.(derken tükenmez kalem tükenir)

Ansızın çıkagelir ve eser geçer. Kısmetim varsa dışarıdayımdır ya da kovuklardan deliklerden süzülürde beni çağırır, vuslata davet eder. Aman ya rabbi bu ne güzel kavuşmadır. Kim bilir kaç bin yıllık aşıklar gibi. Ben kendimi bırakırım kollarına. O her yanımı sarar sarmalar…..

Camdan seyredilmez bu rüzgâr; sıcak evlerde, yağmur değildir zira. Eski bir dost gibidir, zamansız gelir ve kucaklamak ister seni, bağrına basmak. Sende kucaklaşmak istersin onunla, tarifsiz hislerle ve gözlerin kapalı. Ama işte sıcak evlerde olmaz. İllaki dışarıda olmak lazım gelir.
Ve çokta sıkı giyinmemek…...


devamı gelecek...



(bu yazının daha geniş ve son metni diğer tüm fotograf ve yazı,not vs. vs. arşivim gibi dizüstü bilgisayarımla birlikte insafsız bir hırsızla birlikte gitti. )

0 yorum:

online